Tevekkül

Sebepler ve Tevekkül
Dinimizin bizden istediği hareket tarzı, sebepleri son derece ciddiye almak, bir sonuca ulaşmak için bütün gerekenleri yapmak ve fakat asla sebeplere itimat etmemektir. Sonucu sebepleri de yaratan Allah’tan bilmek, daima O’na güvenmek, O’na dayanmaktır.
İçinde bulunduğumuz dünya hayatı, maddi alemin bir parçasıdır. Cenab-ı Hak madde alemini yaratırken, onun ayrılmaz bir özelliği olarak sebepleri de beraberinde var etmiştir. Bu alemdeki işleyiş sebep-sonuç ilişkisine göredir. Her sebep bir sonucu, her sonuç yeni bir sonucun sebebini doğurur.
Sebep sonuç ilişkisi
Kainattaki işleyişin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde
yürüyor olması, bir yandan da insanoğlunun imtihanıdır. Onun sebeplere mi yoksa
o sebeplerin ardındaki ilahî güce mi güvenip bel bağlayacağı bu imtihanın
başlıca konusudur.
Eğer kul, sebeplerin ardındaki eşsiz ve kesin gücü fark
eder ve ona itimat ederse ne âlâ. Değilse, dünyaya taparcasına bağlanan, olup
biten her şeyi maddi sebeplerle izah etmeye çalışan, işin manevi tarafını
ıskalayan, kalpsiz, maddeci bir varlık olup çıkar. Bu zihniyetle yetişen tüccar
sermayesine, toprak sahibi mahsulüne, makam sahibi koltuğuna ve ilişkilerine
güvenir.
Böyle kimseler için kaybetmek ölmekten farksız olduğundan, sahip oldukları şeylere adeta dişle tırnakla tutunurlar. Bu da onları manevi değerleri önemsemeyen, hırslı, kibirli, şefkat ve paylaşımdan yoksun insanlar yapar. Bunun bir adım ötesinde ise ciddi bir iman kriziyle baş başa kalma tehlikesi vardır.
Şu halde, sebeplerin ardındaki mutlak gücü yani Allah Tealâ’yı unutmamak, daima O’na güvenip, O’na dayanmak gerekir. Sebeplerin yaratıcısı varken sebebin kendisine takılıp kalmak, gönül bağlamak, öz dururken kabuğa takılmaya benzer.
Sebebi de sonucu da yaratana dayamak
Dinimizin bizden istediği hareket tarzı, sebepleri son
derece ciddiye almak, bir sonuca ulaşmak için bütün gerekenleri yapmak ve fakat
asla sebeplere itimat etmemektir. Sonucu sebepleri de yaratan Allah’tan bilmek,
daima O’na güvenmek, O’na dayanmaktır. İşte bu şuur ve anlayışa “tevekkül”
denilir. Kur’an-ı Kerim “İnananlar yalnızca Allah’a tevekkül
etsinler/güvensinler.” (Maide,11) buyurmakla, tevekkülü sadece imanlı kimselere
özgü kılmıştır.
Tevekkül geniş anlamıyla şöyle tarif edilebilir: Dini
yahut dünyayı ilgilendiren her hususta, alınabilecek bütün önlemleri aldıktan,
gereken sebeplere sarıldıktan sonra işin sonucunu Allah Tealâ’ya havale etmek,
O’ndan gelene baş göz üzere deyip razı olmaktır. Bir diğer ifadeyle; dinen
mahsuru olmayan sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi sebeplerden değil,
sebepleri var eden, onlara tesir gücü veren Yaratıcı’dan beklemek, O’na
güvenmektir.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri tevekkülü: “Kalbin, her
durumda Allah Tealâ’ya itimat etmesi, güven
duyması” olarak tanımlamıştır. (Kitabu’l-Lüme’ fi’t-Tasavvuf)
İbrahim Havvas hazretleri demiştir ki; “Tevekkül, Allah
Tealâ’dan başka hiç kimseden korkmamak, onlara umut bağlamamaktır.” (Teberanî,
Tefsir-i Kebir)
Şakîk b. İbrahim ise; “Allah Tealâ’nın vaat ettiklerine
karşı kalbin tam anlamıyla inanıp mutmain olması..” diye nitelemiştir. (Sülemî,
et-Tefsîr)
Mütevekkil kim?
Tevekkül sahibi kimseye “mütevekkil” denir. Mütevekkil
insan zahiren her ne kadar sebeplerle içli dışlı gözükse de, bu durum onun
sonuçları sebeplerden beklediği ya da dünya ehli olduğu manasına gelmez. Zaten
tevekkül ile dünya sevgisi aynı kalpte barınamazlar. Bu sebepten olsa gerek ki
Zünnun Mısrî hazretleri, tevekkül sahibi kimsede bulunması gereken üç özelliği
sayarken bunlardan birinin de, kalpteki dünyevî alakaları azaltmak olduğunu
söylemiştir. Diğer ikisi ise mahlukata yaranma alışkanlığını terk etmek ve
bedeli ne olursa olsun her zaman doğruyu söylemektir. (Hilyetu’l-Evliyâ)
Denilmiştir ki tevekkül sahibi kimsenin alameti, doğru
söylemesi kendisine zarar verecek ve yalan söylemesi büyük fayda sağlayacak
olsa bile, doğru söylemeyi tercih etmesidir.
Tevekkül ehli olunca
Tevekkül ehli kişinin diğer insanlara göre pek çok
avantajı vardır.Mesela mütevekkil kimse bilir ki kulun dilemesi Allah’ın
dilemesinin önüne geçemez. Bu da onu psikolojik bunalımlardan, çağın hız ve
stresine kapılmaktan uzak tutar. Gönlü de, ruhu da huzur ve tatmin bulur.
Yine tevekkül etmek kişiye güven duygusu aşılar,
cesaretini arttırır. O nedenle Sevgili Peygamberimiz buyurmuştur ki “İnsanların
en kuvvetlisi olmak isteyen kişi Allah’a tevekkül etsin.” (Suyûtî,
Camiu’s-Sağîr)
Öte yandan tevekkül, zorluk ve sıkıntının ilacıdır. Veli
zatlardan İbrahim Havvas’a, öldürücü çöl yolculuklarına dayanmasının hikmeti
sorulduğunda, o bunu kalbinin tevekkül üzere olmasına bağlamıştır. (Kuşeyrî,
Risale)
Yine tevekkül sahibi kimsenin rızkında meydana gelen
artma veya eksilme onu yarın ne olacak kaygısına itmez.
Çünkü bilir ki rızık Allah’tandır. Ve kime ne takdir
edilmişse o kadarına ulaşacaktır. Bu da onu elindekiyle yetinmeyi bilmeye,
kanaatkâr olmaya götürür.
Tevekküle eşlik eden kanaat kişiyi çalışmaktan
alıkoymaz. Çalışır ama hırslanmaz. Miskin miskin oturup tevekkül ettiğini
söyleyen kimsenin bu yaptığı tembellikten başka nedir ki?
Hz. Ömer r.a., Medine’de boşta gezen bir gruba:
– Siz necisiniz, diye sorduğunda onlar:
– Biz mütevekkil kimseleriz, diye karşılık verdiler.
Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. dedi ki:
– Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)
kimselersiniz! Tohumumu tarlaya atıp daha sonra Allah’a itimat eden kimseye
mütevekkil denir. (İbn Ebi’d-Dünya, Kitâbü’t-Tevekkül)
Kısmetse eğer ele gitmez!
Son devrin din alimlerinden merhum Ömer Nasuhi Bilmen,
tevekküle ilişkin bir hadis-i şerifi açıklarken diyor ki:
“İnsanlar rızıklarını elde etmek için çalışmaya, gayret
göstermeye muhtaçtırlar. Allah’ın takdiri böyledir. Fakat rızık talep ederken
nefsine fazla eziyet vermek, ihtiras göstermek, aç ve susuz kalacakmış gibi
ümitsiz olmak caiz değildir. Bilakis insan kendisini tehlikeye atmaksızın
kabiliyetine göre çalışmalıdır, asla ümitsizliğe düşmemelidir. Hayat devam
ettikçe mutlaka rızkına kavuşacağını düşünmelidir. Daima ölçülü hareket edip Cenab-ı
Hak’tan hayırlı rızıklar temenni etmelidir. Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanından
ümit kesmek bir mümin için asla caiz değildir.
Ol ki maksumun (kısmetin) ola gitmez ele / Ol ki maksum
(kısmet) değil, girmez ele.” (Ö. N. Bilmen, 500 Hadis)
Önce tedbir
Tevekkül, kimi kişilerce tedbir almaksızın işlerin
Allah’a havale edilmesi olarak algılansa da gerçek hiç de öyle değildir. Hz.
Peygamber s.a.v., devesini salıveren ve Allah’a tevekkül ettim diyen kişiyi:
“Deveni bağla, sonra tevekkül et.” (Tirmizî) diye uyarmıştır. Bu da söz konusu
düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.
Tekrar vurgulayalım; tevekkül, gereken çabayı gösterip
her türlü tedbiri aldıktan sonra, işin sonucunu tam bir teslimiyetle Allah
Tealâ’ya havale etmektir.
Sebepler Allah Tealâ’nın yeryüzündeki vasıtalarıdır.
Bize düşen, mutlak tesir sahibinin sebepler değil, onların ardında bulunan
ilahî güç olduğunu idrak etmek ve tek hakim olan Allah’a gönülden bağlanıp
güvenmektir.
“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize
asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp
güvensinler.” (Tevbe, 51)